21 Temmuz 2016 Perşembe

YAZAR OLMAYA KARAR VERMEK HAYATIMIZDA NELERİ DEĞİŞTİRİR?




Yazar olmak ya da en azından bir tanesi olmaya karar vermek, hayatınızda gerçekleştirebileceğiniz en köklü değişikliklerden biridir. İlk başlarda, bir liseye kaydolan gencin heyecanını ve korkusunu yaşarsınız. "Bu insanların arasında yapabilir miyim?" sorusu yazarlıkta, "Bu kadar yazarın arasında yapabilir miyim?" sorusuna dönüşür ve buradaki asıl sıkıntı bir yazar olarak 'hatırlanabilir' biri olarak kalmak istemenizdir.
Oysa lisede ya da toplumun herhangi bir yerinde insanların arasından öylece sıyrılıp geçebilirsiniz ve çoğu zaman bunu istersiniz de. Fakat yazarken -en azından bu benim için böyle oldu- yazdığınız hayatların bilinmesini, okunmasını, sizin zihninizde olduğu kadar başkalarının zihninde de yer edinmesini istersiniz. Ve işte bu karar sizi, olaylar zincirindeki ilk noktaya, zincirleme araba kazasında kaza yapan ilk arabanın içine koyar.



1) 'Yazmak istemek ama yazamamak' durumunun sürekli olarak yaşanması.


Sürekli olarak yazmak istememe rağmen, kelimeler her zaman parmak uçlarımdan dökülmüyor. Şahsen bu yazıyı yazarken de aynısını yaşıyorum çünkü blog yazısı yazmak kurgudan farklı bir şey ve bilinmezlik beni olduğu kadar, sizi de ömrünüzün sonuna kadar korkutmaya devam edecek. Yazmaya karar verdiğinizde, en çok sıkıntı yaşayacağınız şey de muhtemelen bu olacak.

Bu, uzun zamandır yapmak istediğiniz bir işe sonunda başlamak gibi. Başlıyorsunuz fakat çoğu zaman devamını nasıl getireceğinizi bilmiyorsunuz. Size bir asır gibi gelen bir süre boyunca bu konuda kafanızı patlatmış olsanız bile. Bu yüzden kâğıt daha başlığın ortasına bile gelmemişken defterden koparılıp atılıyor, açılan sayfalar bir tıkla kapanıveriyor. Fakat zaman geçtikçe ve siz hâlâ yazamadıkça eğer biraz da ısrarcı bir kişilikseniz, içinizdeki ateş sönmek yerine daha fazla yanmaya başlıyor. 

En çok sorulan sorulardan biri de bu aslında. “Yazmak istiyorum ama yazamıyorum, ne yapmalıyım?” Aslında bu soru tamamen ayrı bir yazının konusu olabilecekse de, yazamayanlara en büyük önerim, vazgeçmeden yazmaya devam etmeleri olur. Zamanla yazım tarzınızı, sizin için en uygun yazma zamanını ve yerini öğreniyorsunuz. Bu sizin için sabah bir fincan çayla açık havada güne yazarak başlamak anlamına gelebilir. Kimisi için ise yazmanın en uygun olduğu vakit zihninizin içindeki seslerin bile gecenin karanlığına boğulduğu anlarda yatak odanızda, kendi masanızın başında olmaktır.

Yine de yazmak, yazabilmek için sakin bir ortama, ilhama ya da kâğıt-kalemden başka herhangi bir şeye ihtiyaç duymak gereksizdir. Kaosun bile kendine has bir güzelliği vardır.


2) Alarma ihtiyaç duymama durumu.


Alarma ihtiyacım yok, düşüncelerim beni uyandırıyor. (Ray Bradbury)

İlk başta karakterlerinizi düşündüğünüz için uyuyamamanızla başlayan bu durum, sonraları gecenin bir yarısında da bu düşüncelerin sizi uyandırmasıyla devam eder. Her sabah, gece kaç kere bu yüzden uyandığınızı saymaya, hatırlamaya çalışırsınız. Bazen de sadece sabahları kafanızda uyumak yerine kalkmanız ve yazmanız gerektiğini söyleyen baskın bir ses olur ve bu ses de aslında gece boyunca bunu fısıldamış durmuştur size. Sadece siz geceden kalan parçaları çok sonra birleştirmeye başlarsınız.

Sabah erken kalkmak da hiç sorun olmaz artık. Fakat sıkıntılı olan kısım da şudur ki gece de uyuyamamışsınızdır. Yine de kaosun getirdiği güzelliklerden birisi de işte budur: Rahat bir uyku çekmektense; kitap karakterlerinizi, yazımınızı düşündüğünüz için uyuyamamaktan gurur duyarsınız. Bu size, buna gerçekten önem verdiğinizi hissettirir. Eh, itiraf edeyim, oldukça ıstıraplı bir şekilde.





3) Başucunuzda not defteri bulundurma alışkanlığı kazanmanız.


Bu madde aslında geceleri sizi avlayan o duygunun, çok nadir de olsa iyi bir işaret olmasıyla alakalı. Bazen gün içinde de aklımıza çok iyi fikirler gelir ama ‘nasıl olsa hatırlarım’ mantığı güttüğümüz için çoğu zaman aklımıza güzel bir fikrin geldiğini bile anımsamayız, ne ile alakalı olduğunu hatırlamayı geçin yani. Bir yazarken ise bu, günlük bir şey olmaktan çıkar çünkü ufak bir simgenin bile kitabınız için ne kadar önemli olacağını tahmin edemezsiniz. Aynı şekilde gecenin bir vakti gelen düşünceleri sırf o an uykulusunuz ve kalem-kağıt almaya üşendiniz diye hiç hatırlamamak üzere unutabilirsiniz.

Bu yüzden geceleri gelençük ayrıntılar için başucunuzda bir kalem ve kağıt bulundurmak o düşüncelerin kendisi gibi güzel bir fikirdir.


4) Olaylara olan bakış açınızın değişmesi, satır aralarını okuma özelliği kazanmanız.


Yazarlıkla uzaktan yakından alakası olmayan bir insanın bile gözlem yeteneği çok kuvvetli olabilir. (Bkz: Gregory House) Fakat eğer yazmak isteyen biriyseniz, zamanla ayrıntıları görmeniz gerektiğinin farkına varmaya başlarsınız. 
 
Satır aralarını okumalı, söylenmeyen anlamları –paranoyaklaşmadan- anlayabilmelisiniz. İyi bir yazar olmak istiyorsanız ya da en azından bir şeyleri normal birinden farklı olarak anlatmak istiyorsanız, normal birinden farklı görmelisiniz. Hiç kitap okumayan birinin kitaptaki kelimeleri sadece kelime yığını görmesiyle, roman okumayı seven birinin o kitapla arasında kurduğu bağ nasıl onu romanları farklı görmeye itiyorsa; yazarın da dünyayı diğerlerinden farklı görmesi gerekir. Öyle ki, yazmak istesin, kimsenin bilmediği dünyaların kapısını aralayabilsin ve bize oradaki güzellikleri tasvir edebilsin.

Bu amaç doğrultusunda, gördüğünüz her yüzü daha fazla inceliyor, insanların gözlerindeki ifadeyi anlamaya ve bir kitabın sayfasındaki gibi kendinize anlatmaya çalışıyorsanız, yazmanın getirdiği bir özelliği daha taşımaya başlamışsınız demektir. Ki bu bende kitaptan film olmuş hikâyeleri izlediğimde, “Acaba yazar bunu kitapta nasıl anlattı?” şeklinde sorgulamamla vuku buluyor. O an sahnede bir adam öldürülüyor, bir araba havada takla atıyor, devasa bir ahtapot sizi bacaklarınızdan çekerek sürüklüyor ya da bir ejderha havada alev püskürterek uçuyor olabilir, hatta rastgele bir sokakta yapılan sıradan bir yürüyüş de olabilir bu. Asıl mesele, bunların hepsini kafanızın içinde bir düzene koymanız, bir süre sonra uyumsuzluğun içinde uyum yaratmanızdır. Ve tabii, bunu anlatmak istemeniz.


5) Sürekli olarak hikâyeleriniz için parçalar aramanız.


Bu gerçekten sinir bozucu olabilecek bir madde. Kaç saat boyunca bir resmi, bir şarkıyı ya da bir kelimeyi aradığımı bilmiyorum. Bu bir bölüm adı olabilir, bir imge olabilir ya da yeni başlayacağınız kitap için bir başlık. Fark etmez. Baktığınız her yerde size bunu söylemeye çalışan bir gücün olduğu yanılgısına kapılırsınız. Öyle ki tuhaf şeyleri not etmeye başlarsınız, sırf bir sahneye ya da bir konuşmaya uyacağı için. Hatırlıyorum da bir ara, ‘Mezarlık Hikâyesi’ diye bir şey not etmiştim. Arabada geçen bir konuşmada duyduğum bir hikâyeydi ve o hikâyede şu an hatırlayamadığım her ne oluyorsa bunun bir sahneye çok iyi uyacağını düşünmüştüm. Fakat böyle kısa ya da bu kadar belirsiz başlıklar atınca hiçbir şey anlamıyorsunuz. Hâlâ ne olduğunu düşündüğüm zamanlar oluyor, belki kullanmam gereken o zaman gelecek diye. Fakat hiçbir zaman gelmiyor. Değerli olmasının sebebi de bu zaten. Eksik parçayı bulmuşsunuz gibi hissediyorsunuz fakat sonra bu parça hiçbir yere uymuyor. Fakat içgüdünüz emin. O parça bir şekilde oraya olmuştu, bunu biliyorsunuz!

Kafanızı yemenize sebep olacak bir durum gerçekten.
(Ben bir yazarım. Ki bu tabii ki, 'Gerçekçi olmayan
beklentilerle dolu kendi garip hayal dünyamda
yaşıyorum.' demenin başka bir yolu. Anlayışınız için teşekkürler.)

6) Kendi kendinize konuşma oranınızın tavan yapması ve kafanızda, aslında hiç yazılmayacak diyaloglar kurmanız, hayatta olmayan insanlarla konuşmanız.

Yazarların garip sayılmasının bir nedenin de bu olduğuna inanıyorum. Ya da belki en başında garip kişilikler olduğumuz için –daha doğrusu kendine has mı demeliyim?- yazmaya karar vermişizdir. Cevap ne olursa olsun, kafanızda karakterlerinizle konuşmanız ve onları konuşturmanız gibi bir gerçek var. Hatta eğer bir gariplik varsa fark edebileyim diye cümleleri sesli sesli tekrar ederim ben. Aynı sayfanın üzerinden birkaç kez geçince bu yetiniz de kayboluyor tabii.
Hatta bazen o kadar aptallaşıyorum ki, uzun bir kelimeyi sürekli olarak yanlış yazmaya başlıyorum. Öyle ki kelimeler kafamda bir anlam çağrıştırmamaya, sadece bir araya gelmiş olan harfler gibi gelmeye başlıyor.

Kendi kendinize konuşmanızın bir yan ürünü olarak da, sürekli olarak, “Bana mı dedin?” gibi sorular çoğalmaya başlar çevrenizde. Ve cevap, “Yok, hayır, kendi kendime konuşuyordum.” olur genelde. Ve ilk başta çekinerek söyleyebileceğiniz bu cümle, yazar kimliği altında normalleşen bir başka şeydir. Karakterlerimiz için ağlamamız ya da gülmemiz de oldukça normaldir aslında. Her yazdığımız sefer de bile üstelik. Her ne kadar hayal dünyamızda yaşadıklarının bilincinde olsak da, o insanlar hayatımızdaki birçok şeyden daha gerçektir çünkü.


7) Yeni yerler, yeni şeyler keşfetme isteği duymanız.


Yazar olmak istiyorsak, diğerlerinden ayrı olarak anlatacak bir şeylerimiz olmalı demiştim. Bu, birçok asosyal insanda –ki yazarlar aslında asosyal değildir, kafalarında konuşuyor da olsalar bir sürü arkadaşları, hatta arkadaş grupları bile vardır; tamam, belki bu madde üzerine şizofreniye yatkın oldukları konusuna katılabilirim- nasıl kendini gösteriyor bilmiyorum ama, ben de yeni yerlere seyahat etme isteği oluşturdu. Aslında çok nadir evden çıkan biriyimdir ve dışarıda vakit öldürmekten de hiç hoşlanmam. Fakat söz konusu yazmak ve bunun için bir keşfe çıkmak olunca, kazın ayağı öyle olmuyor. En azından keşfe çıkmak istediğiniz yerler Viyana, Roma, Moskova gibi yerler olunca öyle olmuyor, diyebilirim.

Ve işin garip tarafı, çok garip şeyleri tecrübe etme isteği de duyuyorsunuz. Bir keresinde, sırf bir gün bunu tarif etmem gerekir diye, “Aman dikkat et, düşme.” dedikleri merdivenden düşmeyi hayal ettim. Sadece kolum falan kırılsa yeterdi. O anki düşme hissinin nasıl olduğunu merak ediyordum sadece. Sırf bir gün anlatmam gerekirse diye, buranın altını çiziyorum. Bu gerçekten garip bir madde işte.

Bonus: İş, okul meselesi.


Çalışmak için bu her zaman geçerli olmasa da –çünkü kitabınızı yazarken aynı zamanda yaşamınızı sürdürebilmeniz için para kazanmanız gerekiyor-, yazar olmak isteyen birçok kişi, günlük hayatlarında yazmaya vakit bulamadığı için bir süre sonra yazarlığa tam zamanlı bir iş olarak başlarlar. Bu yüzden üniversite kaydınızı dondurmasanız bile, eskisi kadar bu konuda stres yaşamamaya başlarsınız. Ya da yazmaya üniversite sınavından önce başlamışsanız ve yazdıkça, yazarlığı tam zamanlı olarak yapmaya karar vermişseniz –ki aslında çoğu yazar tam zamanlı çalışır çünkü sürekli olarak kafamızda kurgularımızı düşünürüz- üniversite sınavı bile o kadar korkutucu gelmemeye başlar. En azından bu benim için böyle gelişti. Tabii bu tembellik için bir bahane değil, olmamalı. Çünkü zaten yazar olunca da yatmıyorsunuz. Yazmanız gerekiyor. Sürekli olarak yeni bir şeyler öğrenmeniz gerekiyor. Delice araştırma yapmanız gerekiyor. Ve aslında John Grisham, adli gerilim türünde yazan bir avukattı ve mahkemede, davalardan sonra bulduğu boş vakitlerde yazıyordu. Aynı şekilde Sherlock Holmes hikâyeleriyle tanıdığımız Arthur Conan Doyle da aslında bir cerrahtır. Kısacası yazarlık meslek hayatınız hakkında endişelerinizi azaltsa da, bu, yazarlık dışında iyi bir mesleğinizin olamayacağı anlamına da gelmez. Sadece bu konuda biraz daha rahatlama lüksünüz vardır artık.


İşte böyle. Eğer bir gün yazar olmaya karar verirseniz, milyonlarca değişimin içinden ilk fark edecekleriniz muhtemelen bunlar olacaktır. Umarım yazar olmaya yeni karar verenleri ya da henüz düşünme aşamasında olanları korkutmamışımdır. Korkmuşsanız bile, dünyamız genel olarak bundan ibaret. Keyfini çıkarın! Ha unutmadan, ödev yapmayanları almıyorlarmış diye duydum.


Yazar, ömrünün geri kalan bütün günleri boyunca ev ödevi yapmaya gönüllü olmuş kişidir. (wintersrelief.tumblr.com)





3 yorum:

  1. Cidden çok samimisin ve okuduğum en iyi yazılardan biriydi. Bu güzel yazı için çok teşekkürler. Umarım emeklerinin karşılığını alırsın

    YanıtlaSil
  2. Cidden çok samimisin ve okuduğum en iyi yazılardan biriydi. Bu güzel yazı için çok teşekkürler. Umarım emeklerinin karşılığını alırsın

    YanıtlaSil